Joker Bile Sınıfta Kaldı: Mental Bozuklukları Gerçeklikten Uzak Bir Şekilde Tasvir Eden 20 Film!

Fight Club’tan Psycho’ya sanyasyonel ve ‘etkileyici’ işler yapmak adına ruhsal bozuklukların yanlış tasvirlerini birçok ünlü yapımda izledik ve izlemeye de devam ediyoruz. 

Ortaya koydukları, ruhsal ve mental sağlıkları konusunda sorun yaşayan bireyleri temsil ede(me)yen karakterlerle tehlikeli derecede yanlış algılar yaratan bu yapımlardan bazılarını gelin birlikte inceleyelim.  ?

Kaynak: https://screenrant.com/movie-characte…

20. ‘Split’ – Kevin Wendell Crumb

M. Night Shyamalan’ın Split’i, ana düşmanının duygusal durumu kadar sıkıntılı. Shyamalan’ın filmi yapmadan önce dissosiyatif kişilik bozukluğunun gerçekliği hakkında doktorlara danıştığı söyleniyor, ancak filmde bu durumun korkunç bir şekilde temsil edilmesi, onların yorumlarının çoğunu ciddiye almadığını gösteriyor.

Film, Kevin’in (James McAvoy) üç genç kızı kaçırmasına odaklanıyor.

Onlarla farklı kişilikler olarak etkileşime giriyor ve sonunda ‘canavar’ ortaya çıkıyor, saf sinema kurgusu, dissosiyatif kimlik bozukluğu olan insanları korkunç bir ışık altında resmediyor.

19. ‘Me, Myself, and Irene’ – Charlie Baileygates

Jim Carrey’in başrolde olduğu filmde yumuşak huylu Charlie karakteri ile, sert mizaçlı Hank’i birleştirerek, dissosiyatif kimlik bozukluğu ve şizofreninin bir temsili oluşturulmaya çalışılıyor. Filmin kara mizahı, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın bir kişiliğin diğeri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmasıyla ortaya çıkan maskaralıklarından geliyor.

Şizofreni, sanrılar ve paranoya ile ilişkilidir, ancak çoklu kişilik belirtisi yoktur.

Dissosiyatif kimlik bozukluğunda her zaman olduğu gibi, iki kişilik/karakter birbirinin varlığından haberdar değildir. Düşmanlarla savaşmak için iş birliği de yapamazlar, güzel kızla evlenmek için birbirleriyle de savaşamazlar. 🙂

18. ‘The Dream Team’ – Billy, Henry, Jack & Albert

Hastane koğuşundan ayrılıp bir beyzbol maçına gitmesine izin verilen bir grup psikiyatrik hastayı işleyen filmde karakterlerin hepsi, obsesif kompulsif bozukluktan şizofreniye kadar her türlü psikolojik rahatsızlığa sahip klişelerdir.

Billy nihilist bir yazardır, Henry (Christopher Lloyd) bir postacıdır, Jack (Peter Boyle) kendisinin İsa’ya benzer bir şey olduğuna inanır ve Albert (Stephen Furst) beyzbol programlarına bağımlıdır.

Filmin mesajı, erkeklerin gerçekten ihtiyaç duyduğu her şeyin psikoterapi ve ilaçlar yerine ‘gerçek dünyada’ bir gün olduğunu öne sürüyor.

17. ‘Benny and Joon’ – Joon

‘Benny and Joon’, şizofreni hastalarının belirli noktalarda tehlikeli bir tasviri. Juniper ‘Joon’ (Mary Stuart Masterson) Sam (Johnny Depp) ile arkadaş olduğunda, kafa dengi birini bulmuştur. Joon’un Sam’de olduğu gibi kişilik bozukluğu vardır.

Joon, Sam’le birlikte olmak için kaçar ve kısa süre sonra durumunun çok fazla özen gerektirebileceğini anlar.

Film, sorunları olan başka biriyle tanışmanın psikoterapi, ilaç ve profesyonel yardım için iyi bir alternatif olduğu mesajını veriyor. Ancak yine de benzer minvaldeki birçok filmden daha iyi tasvirlere sahip diyebiliriz.

16. ‘Garden State’ – Andrew Largeman

‘Garden State’ bize, size bir akıl hastalığı teşhisi konulduğunda ancak doğru kişiyle tanışırsanız, gerçek ilaç ve terapiye bu kadar bağımlı olmak zorunda kalmayacağınızı öğretir. Klinik depresyon için tüm hayatı boyunca antidepresan alan Andrew (Zach Braff) için durum böyledir en azından. Ona tekrar nasıl iyi hissedeceğini gösteren bir kızla (Natalie Portman) tanışır.

İlaçlarını bırakması ve mutlu olması, depresyondan muzdarip insanların mutlu olmaya karar verebilecek olmalarını ve onların böyle olmalarını engelleyen şeyin iradesizlikleri olduğunu gösterir aslında.

15. ‘The Accountant’ – Christian Wolff

Muhasebeci Ben Affleck topluma yeniden entegre olmaya çalışmak ve bir zamanlar çalıştığı suçluları izlemek için bir vergi firması kurar.

Otizmi onun hiper odaklı olmasını sağladığı ve seçkin dövüş sanatları eğitimi aldığı için seçkin bir suikastçı olarak inandırıcı olması gerekir. Aynı zamanda hiçbir sosyal beceriye sahip değildir, kadınlarla konuşamaz ve sürekli beden hareketleri yapar.

14. ‘What About Bob?’ – Bob Wiley

Bill Murray, günlük zorluklarında ona rehberlik etmesi için doktoruna (Richard Dreyfuss) bağımlı hale gelen çeşitli psikolojik bozuklukları ve fobileri olan Bob’u canlandırır. Öyle ki Dr. Marvin ailesiyle tatile gitmek istediğinde bile tam anlamıyla yakasını bırakmıyor.

Kişilik bozuklukları onu inanılmaz derecede ‘yapışkan’ ve muhtaç yapan Bob’u tedavi etmek yıllarca ilaç, terapi ve Dr. Marvin’in ailesinin onayını almasını gerektirecektir.

13. ‘Joker’ – Arthur Fleck

Toplumun kötü adam oluşturmada oynadığı rolü inceleyen filmde Arthur Fleck gibi, etrafındaki insanlar tarafından yaşadığı mental ve ruhsal sorunlarından dolayı alay edilen bir karakterin, yeterince dışlanırsa ‘şakacı:joker’ olabileceğini öne sürüyor.

Film, toplumun anlamadığı şeylere dair övgüye değer bir iş çıkarsa da Fleck artık ilacını almadığında ve şiddetlendiğinde, film ruhsal bozukluğu olan benzer kişileri stereotipleştirir.

12. ‘Psycho’ – Norman Bates

Sinemanın şimdiye kadar gördüğü en etkili gerilim filmlerinden biri olarak görülen Psycho’da  Bates Motel’in utangaç sahibi Norman Bates, annesine aşırı derecede bağlıdır ve onun başka erkeklere bağlandığına tanık olmak öfkesini adeta arşa çıkarır. Öfkesinin kurbanı olur; hem annesini hem de  sevgilisini zehirler ve motelin sahipliğini üstlenir.

Bates, bir oda tutan Marian ile tanıştığında, onu duşta şiddetle öldürür.

Bunu annesinin devraldığı ve başka bir kadına olan sevgisini kıskandığı kişiliği yapar. örneklediğimiz birçok filmde de yanlış lanse edildiği gibi disosiyatif kimlik bozukluğu olan kişiler, diğer kimliklerinin farkında değillerdir ve aşırı öfkeyle karakterize edilmezler.

11. ‘Fight Club’ – The Narrator (Anlatıcı)

Egemen bir kişiliğin sorumluluk almasını gerektiren bir dünyada yaşamak için mücadele eden disosiyatif kimlik bozukluğu olan bir adam hakkında olan filmde ‘Anlatıcı’, karizmatik Tyler’ı (Brad Pitt) başa çıkma mekanizması olarak kullanır. Anlatıcı hayatında bir amaç bulamadığında Tyler durumu ele alır. 

Film, günlük mücadelelerinin sıradanlığının, disosiyatif kimlik bozukluğunun ortaya çıkmasına izin veren zihinsel bir kırılmayı tetiklediğini ima ediyor. Ve tıpkı Pyscho’da olduğu gibi, her kişilik diğerinin farkında.

10. ‘Shutter Island’ – Teddy Daniels

Martin Scorsese’nin Deklanşör Adası, doğrudan etkiledikleri olay örgüsünü sansasyonel hale getirmek için mental hastalıkların yanlış tasvirleriyle dolu. Film, ortadan kaybolan katil bir hastayı aramak için kale benzeri Ashecliffe Hastanesi’ne gelen bir ABD Mareşali Teddy Daniels ile başlar ve hastanenin tarihi ortaya çıktıkça kendi ruhuyla yüzleşmeye başlar. Karakterin delüzyonel bozukluğu fazlasıyla dramatize edilerek aktarılır.

9. ‘Loose Cannons’ – Ellis Fielding

Bu aksiyon filminde Gene Hackman ve Dan Aykroyd, kitabına uygun, mantıklı bir kanun adamı ve eksantrik bir kişiliğe sahip akıllı bir dedektif olarak bir araya gelirler.

Aykroyd’un, tamamen güldürmek için, dissosiyatif kimlik bozukluğu vardır. Etrafındaki neredeyse herkesi birçok fırsatta öldürmekten sorumludur. Akıl hastalığını bir kurt adam ya da Hulk olmak gibi tasvir eder.

8. ‘The Visit’ – Nana ve Pop Pop

Filmde, saygın korku yönetmeni M. Night Shyamalan, beklentileri altüst etmek için iki çocuk, büyükanne ve büyükbabaları arasındaki masum bir ziyareti kullanır ve rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmek için mükemmel bir ortam yaratır.

Shyamalan, bu görevini başarmak için Parkinson veya Alzheimer’lı insanları etkileyen çok gerçek bir nörodejeneratif hastalık olan ‘gün batımı sendromunu’ kullanır. Ancak kim olduğunu ve etrafındakileri unutması bu ‘görevini’ daha kompleks hale getirir.

7. ‘Fatal Attraction’- Alexandra Forest

Glenn Close, evli bir erkeğe takıntılı akıl hastası bir kadını canlandırdığı için Akademi Ödülü’ne aday gösterilse de otuz yıldan fazla bir süre sonra, Prevention’a göre Close, ruh sağlığını, özellikle karakterinin bipolar bozukluğunu ele alma şeklinden pişmanlık duyuyor. Onun gözünde film, bipolar insanların aşırı derecede dengesiz olduğu damgasını güçlendirmekten başka bir şey değil.

Bipolar bozukluğu olanlar duygusal olarak oldukça tepkisel olabilir ve öfkeyi uygunsuz bir şekilde ifade edebilirler, semptomları sevgililerinin evcil hayvanını ocakta kaynatan, arabasına asit döken ve hayatıyla tehdit eden Alex Forrest’te görülen hiçbir şeye benzemez.

6. ‘Primal Fear’- Aaron Stampler

Edward Norton, Chicago’nun başpiskoposunu öldürmekten suçlu bulunur ve davasını başarılı bir avukat alır. Kilisenin sırları açığa çıkarken, Norton’un Aaron Stampler’ının psikolojik sorunları da ortaya çıkar.

Filmin sonunda Stampler’ın; avukatını, psikiyatristlerini ve jüriyi, gerçekte bu şahsiyetin daha sinsi bir başkasına karşı olduğu zaman suçu işlediğine inandırmak için manipüle ettiği ortaya çıkar.

Akıl hastalığı olan herkesin bir ‘canavar’ olduğu, semptomları üzerinde kontrol sahibi oldukları (!) ve çevrelerindeki herkesi manipüle etmek için istedikleri karakterlerini seçebildikleri (!) gösterilir.

5. ‘The Snake Pit’- Virginia Cunningham

Gelişinizi, doktorların isimlerini, hatta eşinizi bile hatırlamayan bir akıl hastanesinde uyanmakla ilgili senaryoda, şizofreni teşhisi konan Virginia Cunningham (Olivia de Havilland) da gerçeği yansıtmayan karakterlerden.

Film 1948’de çekildiği için şizofreni hakkında son derece güncel olmayan bilgilere dayanması şaşırtıcı değil tabii. Genellikle dayanılmaz derecede yavaş bir iyileşme sürecine odaklandığı için övülürken, özellikle kadın ruhunun ‘kırılganlığına’ işaret eden birçok zihinsel çöküntüye yer verir. Virginia’nın ‘tedavisinin’ bir kısmı kocasına itaatkar bir eş haline gelmesidir.

4. ‘The Three Faces Of Eve’- Eve

Joanne Woodward, hepsi aynı kişide bulunan üç farklı kişiliği  (Eve White, Eve Black ve Jane) canlandırmasıyla En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü’nü kazandı.

Eve, ortaya çıkan farklı kişilikleri hakkındaki gerçeği araştırmak, bu kimlikleri yaratan travmanın kaynağını ortaya çıkarmak amacıyla kendisine bir dizi hipnoterapi uygulayan Dr. Luther’e gider. Terapinin hepsi inandırıcı olamayacak kadar hızlı bir şekilde gerçekleşir ve filmin sonu, ailesine neden olabilecek travmaların üstünü örter.

3. ‘Shine’ – David Heflgott

mental ve ruhsal bozukluğu olan piyanist David Helfgott gibi gerçek bir kişiyi filmde doğru bir şekilde tasvir etmek oldukça zor olabilir. Geoffrey Rush’ın en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen Shine, David’in hayatını inceliyor.

Ruhsal sağlığının bozulmasının sonra David, şizofrenisinin getirdiği sorunlar olmadan oynayamayacağı sahneye geri dönebilmesi tasvir edilir, çünkü ‘dahi’ tabiri genellikle işitsel, görsel, bilişsel ve diğer fiziksel bozuklukları tanımakta başarısız olmakla ilişkilidir (!).

2. ‘The Fisher King’ – Parry

‘Fisher King’in bazı yönleri anlatının kendisine dayalı bir kurgu olarak kabul edilirken, merkezi figürlerinden biri olan Parry’nin gerçek akıl hastalıklarına odaklanmak aynı şekilde düşünülmemelidir. Şizofreni ve disosiyatif kimlik bozukluğundan muzdarip bir radyo dj’ine kurtuluş yolunda yardım eden ve gerçek bir insandan çok bir karikatür gibi görünen sanrılı bir evsiz adam olarak sunulur.

Parry’nin halüsinasyonlarının ve krizlerinin çoğu, şizofreni ve disosiyatif bozukluğu olan bir kişide gerçekten olabilecekleri iletmek yerine nörogelişimsel bozukluğu olan ana karaktere yaşamda ikinci bir şans verir.

1. ‘The Caveman’s Valentine’ – Romulus

‘The Caveman’s Valentine’da Samuel L. Jackson, bir zamanlar büyük bir besteci olan ve şimdi New York’un parklarından birinde yaşayan darmadağınık bir adam olan Romulus’u canlandırıyor. Sevgililer Günü’nde donmuş genç bir çocuğu bulmak için mağarasından çıkar ve cinayeti olduğuna inandığı şeyden sorumlu adamı bulmaya çalışmak için çok isteklidir.

Romulus hem korkutucu hem de tamamen aklı başında bir insan olarak tasvir edilir ve karmaşık soruşturmalar yürütebilir. Ancak şizofreni hastalarının akıl hastalığı olan herkesten daha şiddete meyilli davranışlar sergiliyorlarmış gibi tasvir edilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir